CANLI
SKOR
Murat Özbostan

Murat Özbostan

Artık gerçeklerle yüzleşme vakti!

Uluslar Ligi A seviyesi, Türkiye'nin alıştığı B ve C seviyelerinden çok farklı! Her üç günde bir Fransa, Belçika ve İtalya gibi güçlü takımlarla karşılaşmak ciddi bir fiziksel ve mental sınavdı. Ancak bu mazeret olamaz!. Türkiye bu seviyede yer almak istiyorsa bu tempoya ve mücadeleye hazır olmalıydı. Ne yazık ki bunu başaramadık; üstelik yalnızca fiziksel olarak değil, oyun olarak da ezildik. Savunma organizasyonu alarm verdi. Merkezde ikiye birler, set oyunları, duran toplar ve özellikle korner savunması sürekli aksadı. Rakip hızlandığında dengemiz bozuldu. Montella'nın kompakt oyun, geriden pasla çıkma ve kanatları kullanma planı, yüksek baskı karşısında etkisiz kaldı. İşler kötü gittiğinde devreye girecek bir B planının olmaması da en büyük soru işaretlerinden biri. Montella'nın 2023-2025 arasında Türk futboluna kattıklarını ve Avrupa Şampiyonası'ndaki performansı yok saymak doğru değil. Ancak geçmiş başarılar bugünkü tabloyu sorgulamamıza engel olamaz. A Ligi'nde bu kadar savunmasız, kırılgan ve plansız bir milli takım görüntüsü kabul edilemez. Montella ile devam edilip edilmeyeceğine TFF karar verecek; fakat hangi karar alınırsa alınsın, bu gerçekle yüzleşmek gerekiyor. Futbolcuların sorumluluğu da en az teknik heyetinki kadar büyük. Ligimizde ve Avrupa'nın önemli kulüplerinde oynayan, kariyerleri ve yetenekleri tartışılmayan oyuncuların milli forma altında bu kadar düşük seviyede kalması kabul edilemez. Bu formayla sahaya çıkan herkesten mücadele ve sorumluluk beklerdik. Şimdi aynaya bakma zamanı! Yazık!

Montella bırakabilir!

A Milli Takım'da işler iyi gitmiyor. Üst üste gelen üç yenilgi, futbol kamuoyunda moralleri bozarken, bütün oklar İtalyan teknik adam Vincenzo Montella'ya çevrildi. Montella ise her maç sonrası aynı mesajı veriyor: "Görevimin başındayım, devam edeceğim." Ama futbol sadece söylenenlerden ibaret değil. Montella'nın 2028'e kadar sözleşmesi var. Sezon başına yaklaşık 3 milyon Euro kazandığı ve kontratında başarı kriterlerine bağlı maddelerin bulunduğu biliniyor. Ancak İtalyan teknik adamın önünde başka bir gerçek daha var. Montella, Milli Takım'ın başındayken de farklı ülkelerden teklifler aldı. İtalya, Türkiye ve Fransa'dan kendisine ilgi gösterildi. Yani bugün görevinden ayrılması halinde uzun süre işsiz kalacak bir teknik adam değil. Asıl mesele de burada başlıyor. Montella'nın kulüp takımı çalıştırma isteğinin, Milli Takım'daki görevinden daha fazla olduğu artık futbol kamuoyunda yüksek sesle konuşuluyor. Kulüp takımı demek her gün sahada olmak, oyuncularla bire bir çalışmak, antrenman yapmak ve takım üzerinde sürekli hâkimiyet kurmak demek. Belki de Montella'nın kafasındaki gelecek tam olarak bu. Önümüzde İtalya maçı var. Sonuç ne olursa olsun, bu karşılaşmanın ardından Montella'nın geleceği konusunda önemli gelişmeler yaşanabilir. Benim beklentim; yarın veya takip eden günlerde bu dosyanın yeniden açılacağı yönünde. Ve belki de asıl soru "Montella gönderilecek mi?" değil…"Montella gerçekten kalmak istiyor mu?" Bazen bir teknik adamın geleceğini yalnızca federasyonun kararı değil, teknik adamın kendi tercihi de belirler. Milli Takım'da şimdi cevabı beklenen soru tam olarak bu.

ERTELEME YOK
SÜPER Lig ve alt liglerle ilgili son günlerde yine herkes bir şey söylüyor. "Ligler ertelenebilir", "Süper Lig durabilir" senaryoları, talep gördükçe ısıtılıp yeniden servis ediliyor. Oysa ortada böyle bir plan yok. Süper Lig'in ertelenmesi diye bir gündem bulunmuyor. Türk futbolunda elbette sıkıntılar, tartışmalar ve değişmesi gereken noktalar var. Merkez Hakem Kurulu'na yeni bir atama yapılacak, TFF'nin seçime gidip gitmeyeceği de ayrıca tartışılıyor. (Böyle gündemleri yok)Ama bunların hiçbiri liglerin erteleneceği anlamına gelmiyor. TFF seçime gitse de gitmese de bugün görev başında olan bir yönetim var ve sistem işlemeye devam ediyor. Her yaşanan gelişmenin ardından yeni bir kriz senaryosu üretmek, "Ligler erteleniyor" diye ortaya çıkmak gerçeği değiştirmiyor. Ligler planlandığı gibi devam edecek. Bunun aksini gösteren somut bir karar ya da hazırlık yok. O nedenle ortada olmayan bir erteleme senaryosunu gerçekmiş gibi anlatmanın da kimseye bir faydası yok. Türk futbolunun zaten yeterince sorunu var; bir de olmayan krizleri üretmeyin!

ÇALHANOĞLU GERİ DÖNMÜŞ
ARDA ve Barış cezaları nedeniyle kamptan ayrıldı. Elbette cezalı oyuncuların maçta oynama şansı yok. Ancak insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Ortalık bu kadar yangın yeriyken iki futbolcunun kamptan ayrılması doğru mu? Şimdi biraz geçmişin sayfalarını çevirelim. Bugün kaptanımız Hakan Çalhanoğlu'ndan bahsediyoruz. Geçmişte Hakan'ın cezalı, Merih Demiral ve İrfan Can Kahveci'nin sakat oldukları dönemlerde Milli Takım kampında kaldıklarını gördük. Çünkü Milli Takım kampı sadece maç oynayacak futbolcuların bulunduğu bir yer değil. Orası aynı zamanda bir takım olmanın, arkadaşının yanında durmanın yeri. Ama daha önceki turnuvalarda biz cezalı olan Hakan'ın, sakatlığı bulunan Merih'in ve İrfan'ın takım kampına katıldıklarını biliyoruz. Çalhanoğlu'nun 15 Eylül'de sağ uyluk iç adalesinde gerilme tespit edilmişti ve kadroda olmadı. 1 Ekim'deki İnter antrenmanında toplu çalışmada çift kale maça katıldığını kulüp resmi hesabı (yanda) paylaştı.. Belki de Belçika ve İtalya maçlarında süre alabilirdi! Yine geçmişe gidelim.. Hakan'ın 2024'teki Uluslar Ligi maçlarını hatırlayalım. Galler karşılaşması öncesinde sakatlığı nedeniyle yalnızca bir antrenmana çıkabilmişti. Buna rağmen takım 10 kişi kalınca, ihtiyaç olduğu için ikinci yarıda oyuna girdi. Ardından İzlanda maçında ağrılarına rağmen ilk 11'de başladı ve ilk yarının sonunda oyundan çıktı. Neden? Çünkü takımın ona ihtiyacı vardı. Milli Takım formasının etrafındaki aidiyet ve birlik duygusu kaybolursa, asıl tehlike işte o zaman başlar. Sizce!..

‘Karakter’ sözle olmaz, sahada gösterilir!

Fransa… İtalya… Şimdi de Belçika… Rakipler değişiyor, formalar değişiyor, statlar değişiyor ama bizim hikâyemiz değişmiyor: 3-0! Artık bu tabloyu yalnızca "güçlü rakiplere karşı kaybettik" diyerek açıklamak mümkün değil. Çünkü mesele sadece skor değil. Mesele, sahada ne yaptığımızın hâlâ net olmaması. Bu takımın potansiyeli var. Hem de ciddi anlamda var. Ama potansiyelin tek başına hiçbir anlamı yok. Sistem yoksa, disiplin yoksa, doğru plan yoksa ve oyuncular sahada ne yapacağını bilmiyorsa, yetenekler de bir süre sonra kaybolup gidiyor. Türkiye'nin en büyük problemi tam olarak burada. Ne oynadığımız belli değil! Montella'nın takımı ne önde istediği baskıyı kurabiliyor ne de geriden kontrollü çıkabiliyor. Orta saha topu taşıyamıyor. Geçiş oyunu yok. Rakip baskı yaptığında çıkmakta zorlanıyoruz. Geriye düştüğümüzde ise oyunun kontrolünü tamamen kaybediyoruz. Sonra ne oluyor? Panik… Uzun toplar… Bireysel çabalar… Ve Arda Güler'in tek başına bir şeyler üretmesini beklemek. Arda yine denedi. Yine top istedi. Ama yine yalnız kaldı. Bir oyuncunun üzerine bu kadar fazla yük bindirerek takım oyunu oynayamazsınız. Gol atacak adam nerede? Asıl can sıkıcı mesele ise hücumda. Pozisyon buluyoruz. Ama bitiremiyoruz. Çünkü golcümüz yok. Dönüp dolaşıp aynı yere geliyoruz. Final pası yok. Son vuruş kalitesi yetersiz. Barış Alper ve Kerem… İki oyuncudan da sürekli aynı katkıyı beklemek artık çözüm üretmiyor! Bir de şu gerçeği kabul etmek gerekiyor: Avrupa'nın üst düzey oyuncularına karşı yaptığınız her hata cezalandırılır. De Bruyne bunun en net örneği. Böyle bir oyuncuya alan bırakırsanız, bir anlık konsantrasyon kaybı yaşarsanız bedelini ödersiniz. Peki biz bunu bilmiyor muyduk? Biliyorduk. O halde sahada neden buna göre önlem göremedik? İşte teknik direktörün dokunuşu tam da burada ortaya çıkmalı. "Karakter" sözle değil, sahada gösterilir. Milli Takım söz konusu olduğunda sürekli aynı kelimeleri duyuyoruz: "Karakter göstereceğiz." "Reaksiyon vereceğiz." "Mücadele edeceğiz." Güzel… Ama futbol sözlerle oynanmıyor. Karakter; geriye düştüğünüzde ortaya çıkar. Takım arkadaşınız hata yaptığında yanında durduğunuzda ortaya çıkar. Rakip baskı yaptığında topu saklayabildiğinizde ortaya çıkar. Artık Montella meselesi masaya yatırılmalı.. Burada tartışılması gereken konu artık tek bir maç deği.l Montella'nın, Türkiye'nin başındaki dönemi ciddi şekilde sorgulanmalı. Çünkü aynı problemleri tekrar tekrar konuşuyoruz. Sıkıldık! Gereğini yapın!

Merkeze koymamız gereken tek şey ‘Ay-Yıldız’dır!

Bunlar bizim çocuklarımız… Ne olursa olsun onlara sahip çıkmalıyız. Çünkü vurmak, kırmak, suçlamak kolay; asıl zor olan, kötü günde de sahip çıkabilmek. Bir maç kötü geçer, bir oyuncu hata yapar, gol kaçar; hemen herkes suçlu aramaya başlar. Sosyal medyada birkaç cümleyle futbolcuları yerden yere vurmak kolaydır. Peki ya sonrası? Bizim bir milli takımımız, bir de Ay-Yıldızlı formamız ve bayrağımız var. Bu değerlere sahip çıkacak olan yine biziz. Kazandıkları zaman alkışlamak kolaycılıktır. Asıl mesele, işler kötü gittiğinde onların yanında durabilmektir. Ama onların da böyle oynamaya hakkı yoktur. Mağlup olabilirsin ayıp değil ama mücadele edeceksin.

KARAKTERLİ OYUN ŞARTTIR!
Elbette milli takımda sorunları konuşacağız, yanlışları eleştireceğiz, kötü oyunun hesabını soracağız, teknik tercihleri tartışacağız. Ancak eleştirmek başka, yıkmak başka. Milli takımda bir sıkıntı olduğu açık. Montella'nın performansı da elbette tartışılmalıdır. Bazı basın toplantılarında yaptığı açıklamalar yanlıştır. İtalya ile Türkiye'nin takım değerini mukayese etmek saçma. Fransa'nın takım değeri daha yüksekti mesela! Bir teknik adamın görevi saha içini anlatmaktır. "Montella hemen gönderilsin" demiyorum. Çünkü böyle bir yaklaşım, milli takımın sorunlarını çözmek yerine yalnızca günlük tartışmayı sonlandırır. Ancak bunun tersi de doğru değildir.

GEREKİYORSA NEŞTER VURULUR!
Eğer bir yerde damar tıkanmışsa, hastayı kurtarmak için gereken bütün yollar denenmelidir. Türkiye Futbol Federasyonu'nun görevi de tam olarak budur. Sorunu doğru teşhis etmek, çözüm üretmek ve milli takımın geleceği için gerekiyorsa radikal kararlar alabilmek… Teknik direktör değişikliği de bu seçeneklerden biri olabilir. Bu, bir hocaya karşı olmak değil; mill i takımın geleceğini düşünmektir. Bence asıl üzerinde durmamız gereken meselelerden biri de "Bu ülkenin golcüsü yok" tartışmasıdır. Gerçekten yok mu? Yoksa biz mi yeterince aramıyoruz? Milli takım teknik direktörünün görevi yalnızca kulüplerde hazır hale gelmiş futbolcuları seçip sahaya sürmek değildir. Elbette futbolcuların yetiştiği ve geliştiği yer kulüplerdir. Ancak milli takım da ülke futbolunun en önemli vitrini ve oyuncu kazanma noktalarından biridir. Montella'yı sevebiliriz, eleştirebiliriz, hatta gerektiğinde değişmesini de isteyebiliriz. Bunların hepsi futbolun doğal tartışmalarıdır. Ama hangi karar alınırsa alınsın, merkeze koymamız gereken tek şey milli takımın geleceğidir. Ne bir teknik direktörün kariyeri ne bir futbolcunun popülerliği ne de günlük hesaplar Ay-Yıldızlı formanın önüne geçebilir. Biz zor olanı yapalım. Eleştirelim, sorgulayalım, gerektiğinde değişmesini isteyelim ama bu çocukları yok etmeyelim. O forma, en çok da zor günlerde sahip çıkılmayı hak ediyor.

Bu takım bizim, bu çocuklar bizim

İtalya karşısında alınan ağır yenilginin en düşündürücü tarafı, sadece skor değildi. Sahada savunma organizasyonu adına neredeyse hiçbir şey yapamadık. Basit top kayıpları, kopuk hatlar ve savunmada verilen boşluklar, İtalya'nın işini fazlasıyla kolaylaştırdı. İlk gol korner sonrası Bastoni'nin dönüş vuruşuyla geldi. Ardından peş peşe yapılan basit pas hataları ve savunma zaafları geldi. Orta saha ile savunma arasındaki bağlantı koptu. İtalya hızlı geçişlerde her defasında tehlike yarattı. Biz ise buna çözüm üretemedik. Altay Bayındır için de kolay bir gece olmadı. Uğurcan'ın cezalı olması nedeniyle kaleyi devralan Altay'ın üzerinde zaten ciddi bir baskı vardı. Üstelik Manchester United'dan Celta Vigo'ya kiralanan milli kaleci, bu sezon kulübünde henüz resmi maçta forma giymemişti. Ritmi olmayan bir kalecinin, milli takım seviyesinde böylesine kritik bir maçta kaleye geçmesi elbette büyük bir sınavdı ve kumardı. Gollerdeki çaresiz görüntüsü de bu tabloyu daha ağır hale getirdi. Ancak bütün faturayı Altay'a kesmek doğru olmaz. Çünkü problem kaleden çok daha büyüktü. İtalya karşısında takımın ne yapmak istediğini anlamakta zorlandık. Ne önde organize bir baskı vardı ne de top kaybedildiğinde doğru bir geri dönüş. İtalya basit paslarla, ikinci topları kazanarak ve savunma arkasındaki boşlukları kullanarak kalemize geldi. Montella'nın ilk 11 tercihlerinden oyun planına kadar sorgulanması gereken çok nokta var. Şimdi önümüzde iki soru var. Kısa vadede A Ligi'nden düşme ihtimali ciddi şekilde tartışılacak. Uzun vadede ise daha büyük bir karar bizi bekliyor: Genç oyuncu grubuna güvenip sabır mı göstereceğiz, yoksa teknik direktör değişikliğini mi gündeme alacağız? Ne olursa olsun bu takım bizim ve bir tane Ay-Yıldızlı takımımız var. Sahip çıkmak da görevimiz.

O ruhu, Bursa’ya taşımanın zamanı!

Fransa maçındaki mücadele gerçekten takdire şayandı. Son düdüğe kadar savaşan, rakibin üzerine gitmekten çekinmeyen, fiziksel mücadeleden kaçmayan bir Türkiye vardı. Kaçırdığımız pozisyonlar oldu, zaman zaman oyunun kontrolünü rakibe bıraktığımız anlar yaşandı ama mücadele, özellikle Arda Güler'in isteği, çabası ve kazanma arzusu tribünleri ayağa kaldırdı. İşte şimdi o ruhu, Bursa'ya taşımanın zamanı. Çünkü karşımızda İtalya var. Hem de bizim için mutlaka değerlendirilmesi gereken bir tabloda Bursa'ya geliyorlar. Mancini dönemi yeni başladı. İtalya tam anlamıyla oturmuş değil. Belçika karşısında da beklenen etkiği ortaya koyamadılar. Daha da önemlisi, Mancini aralarında Barella, Gianluca Mancini ve Maldini gibi önemli isimlerin de bulunduğu 10 oyuncuyu Türkiye'ye getirmiyor. Bunun adı açıkça rotasyondur. İtalya'nın eksik gelmesi bizim için bir bahane değil, fırsattır. Rakibin kadrosundaki boşlukları göreceğiz, oyundaki zaaflarını zorlayacağız ve bu avantajı sahada sonuna kadar kullanacağız. Çünkü Bursa'da artık bekleyen, rakibin oyununa göre şekillenen bir Türkiye istemiyoruz. Fransa karşısındaki fiziksel mücadeleyi, yüksek tempoyu ve kazanma arzusunu yine ortaya koymalıyız. Tribün baskısını İtalya'ya hissettirmeliyiz. Mancini, kariyer olarak Montella'dan daha büyük bir isim olabilir, daha fazla kupa kazanmış olabilir, daha büyük sahnelerde görev yapmış olabilir. Bunların hepsi bir gerçek. Ama bugün Bursa'da sahaya çıkacak olan kupalar değil, futbolcular. Geçmiş başarılar değil, 90 dakikalık performans konuşacak. Montella'nın takımı saha içinde daha oturmuş, birbirini daha iyi tanıyan ve özellikle mücadele gücü yüksek bir görüntü veriyor. İki teknik adam da İtalyan futbol okulunun ürünü. Dolayısıyla Bursa'da teknik kalitesi yüksek, taktik savaşın yoğun olduğu, orta saha mücadelesinin büyük önem taşıdığı bir karşılaşma izleyeceğiz. Fakat Türkiye'nin bu maçta yapması gereken şey aslında çok net: İtalya'nın üzerine gitmek! Rakibin eksiklerini bekleyerek değil, onları kendi oyunumuza mahkûm ederek değerlen dirmek.

Arda Güler ve mücadeleyi sevdim

Fransa karşısında aldığımız sonuca gerçekten üzüldüm. Çünkü Türkiye, güçlü rakibi karşısında uzun süre oyunun içinde kaldı, disiplinli savunma yaptı ve kolay teslim olmadı. Fransa topa daha fazla sahip olan taraftı, kalite farkını ise bir anlık hatayla skora yansıttılar. Mbappe'nin golü, üst düzey takımlar arasındaki farkı gösteren anlardan biriydi. Fransız oyuncunun bitirici hamlesi, futbolda yıldız kavramının ne kadar önemli olduğunu gösterdi. Teknik direktör Vincenzo Montella'nın oyun planı büyük ölçüde tuttu. Fransa gibi bir takıma karşı 50 dakikadan fazla skoru korumak ve rakibe çok fazla net fırsat vermemek önemliydi. Ancak hücumda aynı başarıyı gösteremedik. Ev sahibi avantajımıza rağmen yeterince pozisyon üretemedik. Bir Arda Güler vardı.. Top ayağına geldiğinde takımın en yaratıcı oyuncusuydu. Paslarıyla, hareketleriyle, duran toplarıyla ve aldığı sorumlulukla Fransa savunmasını zorlamaya çalıştı. İkinci yarıda daha fazla risk aldı, topu istedi, takımını öne taşımaya uğraştı. Ama futbolda bazen bir oyuncunun çabası yetmiyor. Arda'nın etrafında yeterli destek olmayınca bireysel gayreti skora yansımadı. Evet, bu sonuç bizi üzdü. Belki de hak ettiğimiz mücadelenin karşılığını alamadık ama ben geleceğe umutla bakıyorum. Çünkü bu takımın mücadele gücü var, genç ve yetenekli oyuncuları var. Oynayamayan yıldızları var.. Dün kaybettik ama umudumuzu kaybetmedik… Şimdi sırada İtalya karşılaşması var. Aynı inanç ve istekle sahaya çıkıp 3 puanı almalıyız.

Grup zor fırsat büyük!

Türkiye, Uluslar A Ligi'nde zor bir gruba düştü. Rakipler Fransa, İtalya ve Belçika… Avrupa futbolunun önemli üç ülkesiyle aynı grupta mücadele edeceğiz. İlk bakışta insanın gözünü korkutan bir tablo!. Ama ben bu kuraya biraz daha farklı bakıyorum. Çünkü bazen gelişmek için en güçlü rakiplerle karşılaşmanız gerekir. Montella yönetimindeki Milli Takım artık iki-üç yıl öncesinin takımı değil. Arda Güler, Kerem Aktürkoğlu, Barış Alper Yılmaz, Orkun Kökçü,Can Uzun, Aral Şimşir ve diğer oyuncularımız uluslararası arenada önemli deneyimler kazandı. Bu jenerasyonun, kendisini daha üst seviyede test etmesinin zamanı geldi. Üstelik elimizde çok önemli bir koz var: Ev sahibi avantajı. Fransa ve İtalya'yı üst üste kendi sahamızda ağırlayacağız. Kocaeli ve Bursa'da tribünlerin yaratacağı atmosfer, Milli Takım'ın enerjisini doğrudan sahaya yansıtmasını sağlayabilir. Büyük takımların deplasmanda zaman zaman zorlandığını biliyoruz.

HER REKABETİN İÇİNDE OLMALIYIZ
Dolayısıyla bu maçlar bizim için sadece zorlu sınavlar değil, aynı zamanda ciddi fırsatlar. Türkiye'nin rakiplerine karşı kullanabileceği önemli silahları var. Tempo, hız, gençlik ve bireysel yetenek… Burada en önemli nokta ise zihinsel yaklaşım. Milli Takım sahaya "Bu takımlara karşı ne yapabiliriz?" endişesiyle çıkmamalı. "Biz de bu seviyenin takımıyız" öz güveniyle mücadele etmeli. Çünkü artık Avrupa'nın güçlü takımlarına karşı sadece direnmek değil, oyun kurmak, rakip olmak ve puan almak istiyoruz. Belçika deplasmanı da kolay olmayacak. Fakat bu gruptaki hiçbir maç için şimdiden teslim olmak gerekmiyor. Türkiye'nin hedefi her karşılaşmada rekabetin içinde kalmak olmalı. Kısacası zor bir grup, evet… Ama korkulacak bir grup değil. Tam tersine, Türk futbolunun kendisini ölçmesi ve bir üst seviyeye çıkması için büyük bir fırsat. Şimdi söz sahada. İlk sınav Fransa karşısında. Güzel bir başlangıç, sadece üç puan anlamına gelmez; bu jenerasyonun Avrupa'daki iddiasının da güçlü bir mesajı olur. Zor rakiplerden korkmayalım. Çünkü bazen büyük takımlara karşı oynadığınız maçlar, sizin ne kadar büyük bir takım olabileceğinizi gösterir.

Liderlik fırsatını kaçırmamalıydı!

Marsilya zaferinin hemen ardından Beşiktaş, zorlu bir deplasmana çıktı. Mental olarak fazlasıyla yorgundu.. Amed, taraftarıyla bütünleşmiş, evinde adeta bir kale haline gelmiş bir takımdı. Nitekim maça fişek gibi başladılar. Önde kurdukları baskı, Beşiktaş'ın oyun kurmasını engelledi. Özellikle Salih Özcan'ın orta sahadaki top kayıpları ve savunmanın uzaktan şutlara karşı yetersiz kalması, arka arkaya iki golü getirdi. Beşiktaş topa daha fazla sahip olsa da üretemedi. Diyarbakır'daki yüksek tempo, fauller, sürekli baskı ve hızlı çıkışlar siyah-beyazlıları zorladı. İkinci yarıda biraz toparlanıp gol buldular ama savunma hataları ve geçiş oyunu zayıflığı devam etti. Kaleci Nübel, geldiğinden beri en kötü maçını oynadı. Hele üçüncü goldeki hatası inanılmazdı. Amed'in uzun mesafeden attığı goller, Beşiktaş'ı psikolojik olarak çökertti zaten. Şampiyonluk iddiası olan bir Beşiktaş için ligdeki ikinci yenilgi, tatsız bir durum!. Kazansaydı lider olacaktı ve ara tatile moral depolayarak girecekti. Bu sonuç bir dram değil ama net bir mesaj: Deplasman direnci, bireysel hataların önlenmesi ve zorlu sahalardaki disiplin hâlâ eksik. İtaliano'nun takımı formda görünüyordu ama bu maç "Herkes her maçı aynı ciddiyetle oynamalı" gerçeğini yüzlerine vurdu. Hafta F.Bahçe'ye yaradı. Bir kaos yaşayan sarı lacivertli takım önce G.Saray'ın kaybettiğini gördü. Sonra Eyüp'e 8 gol attı. Üstüne Beşiktaş yenildi. Şimdi F.Bahçe'de bayram var! Futbol böyle bir şey işte! Bu arada şunu da yazmalıyım yine Beşiktaş aleyhine hatalar yapıldı. Özellikle Vlahovic'e yapılan (35) penaltıydı. Maçın da kırılma noktasıydı!

Avrupa, Avrupa Beşiktaş’ın sesini duy!

Tüpraş Stadyumu'nda UEFA Avrupa Ligi'nin ilk gecesi, Beşiktaş'ın yeni yüzünü gösterdiği bir gece oldu. Vincenzo Italiano'nun takımı, Marsilya'yı 4-1 yenerek lig aşamasına üç puanla başladı. Skor tabelası soğuk bir rakam gibi duruyor belki ama sahada yaşananlar, siyah-beyazlı taraftar için bambaşka bir hikâyeydi. İlk yarı, İstanbul'un klasik Avrupa gecelerinden biri gibi başladı. Beşiktaş baskılı oynadı, topa hakim oldu. 15. dakikada Junior Olaitan'ın aklıyla, genç İlhan Fakılı'nın soğukkanlılığıyla gelen gol, stadyumu ayağa kaldırdı. O gol sadece bir sayı değildi; bir mesajdı. "Biz buradayız, hazırız" diyordu. Ama Marsilya da boş durmadı. Abdallah'ın hızlı bir kontratakla attığı golle skor eşitlendi. İlk yarı 1-1 sona erdi. O anda birçok kişi "Klasik Beşiktaş Avrupa maçı" diye düşünmüş olabilir. Bir öne geç, sonra dengelen, sonra dağıl… Ama bu sefer öyle olmadı. İkinci yarıda Vincenzo Italiano'nun adamları sahaya farklı çıktı. Daha kararlı, daha keskin, daha aç. 56. dakikada Cerny'nin ayağının içiyle çizdiği gol, maçın kırılma anıydı. Üç dakika sonra eski Marsilyalı Murillo, kafa vuruşuyla eski takımını yere serdi. Bitmedi Poku son sözü söyledi.. Beşiktaş taraftarı için müthiş bir gece oldu.. Beşiktaş'ın bu zaferi "Ben artık buradayım" demek gibiydi. Bu maç, Beşiktaş'ın yazın yaptığı takviyelerin ve Italiano'nun getirdiği düzenin ilk gerçek sınavıydı. Köşe yazısı yazmak biraz da duyguları karıştırmaktır. Bu gece Beşiktaş taraftarı, uzun zamandır özlediği o "Avrupa'da biz de varız" hissini tattı. Tebrikler Beşiktaş… Türkiye'ye de böyle güzel bir galibiyet yaşattığın için..