CANLI
SKOR
Murat Özbostan

Murat Özbostan

Osimhen’siz günlerin planı yapılmalıydı!

Galatasaray bu gece çok önemli bir maça çıkıyor. Şampiyonlar Ligi serüveni başlıyor. Avrupa'nın en büyük sahnesinde ilk maçlar her zaman değerlidir. İyi başlamak, hem takımın öz güveni hem de sezonun geri kalanı açısından büyük önem taşır. Ama gelin, biraz filmi geriye saralım ve transfer dönemine gidelim. Galatasaray'ın önünde çok net bir soru vardı: Osimhen bir gün sakatlanırsa ne olacak? Nedense Galatasaray bu ihtimali yeterince güçlü şekilde planlamak istemedi. Osimhen'in arkasına kaliteli ve tecrübeli bir golcü almak yerine, Deniz Gül tercih edildi. Deniz; genç, potansiyeli olan, gelecekte önemli işler yapabilecek bir futbolcu. Yerli olması da Galatasaray açısından önemli bir avantaj. Ancak bütün bunların yanında gerçekleri de konuşmak gerekiyor. Deniz Gül bugün için Osimhen'in yokluğunda Galatasaray'ı taşıyabilecek, özellikle Şampiyonlar Ligi seviyesinde takımın gol yükünü sırtlayabilecek bir isim değil. Şimdi "Barış Alper var, Leao var" deniyor.

SAKATLIKLAR SÜRPRİZ DEĞİL!
Elbette bunlar önemli alternatifler. Okan Buruk'un elinde farklı formüller var ve Osimhen olmadığında başka bir oyun planı da ortaya çıkabilir. Ancak benim itirazım tam da burada başlıyor. Büyük hedefleri olan bir takım, en önemli golcüsünün birkaç hafta sahalardan uzak kalabileceği ihtimalini önceden hesaplamak zorunda değil mi? Sezon çok uzun. Şampiyonlar Ligi, Süper Lig, Türkiye Kupası ve yoğun bir fikstür var. Böyle bir maratonda bir futbolcunun sakatlanması hiç de sürpriz değil. Bugün Osimhen'in adale problemi nedeniyle üç hafta, belki dört hafta takımından uzak kalma ihtimali bile transfer döneminde yapılan tercihi yeniden tartışmaya açıyor. Çünkü mesele Deniz Gül'ün iyi veya kötü futbolcu olması değil. Mesele, Osimhen'in olmadığı dönemde Galatasaray'ın elinde doğrudan skor üretebilecek, tecrübeli ve hazır bir santrforun bulunup bulunmaması.

HEPSİ ALTERNATİF
Deniz geleceğe yapılan bir yatırım olabilir, buna kimsenin itirazı yok. Ama Galatasaray'ın bugünkü hedefleri düşünüldüğünde geleceği planlarken bugünü de garanti altına almak gerekiyordu. Çünkü Osimhen birkaç hafta yokken kritik bir Şampiyonlar Ligi maçına çıkarsanız ne olacak? Gol gerektiğinde kim sorumluluk alacak? Barış Alper alabilir, Leao elbette alabilir.

Fakat bunların hepsi alternatif çözümler. Benim beklediğim ise Osimhen'in yokluğunda doğrudan onun görevini üstlenebilecek gerçek bir golcüydü. Çünkü büyük takımlar yalnızca ilk 11'lerinin gücüyle değil, kulübelerinin gücüyle de büyük olurlar. Galatasaray'ın kadrosu güçlü, bunu kabul etmek gerekiyor.

YOL UZUN, MARATON ZORLU
Ancak sezonun daha başında Osimhen'in sakatlığı bize önemli bir gerçeği hatırlattı: A planı ne kadar güçlü olursa olsun, B planınız da en az onun kadar sağlam olmak zorunda. Osimhen elbette dönecek. Ama futbol bu; bugün üç hafta denilen sakatlık yarın daha uzun sürebilir, bir başka sakatlık ortaya çıkabilir veya yoğun fikstür başka bir problemi beraberinde getirebilir. O zaman herkes aynı soruyu soracaktır: "Madem böyle bir ihtimal vardı, neden daha güçlü bir alternatif alınmadı?" Umarım Osimhen kısa sürede sahalara döner ve Galatasaray yoluna tam kadro devam eder. Ama sezon çok uzun… Şampiyonlar Ligi başka bir seviye… Ve böyle bir maratonda en önemli silahının arkasındaki planın biraz daha güçlü olması gerektiğini düşünüyorum. Gerisini artık siz düşünün…


İSMAİL KARTAL KALACAK MI?
Aziz Yıldırım, Beşiktaş maçı sonrası çok önemli bir noktaya dikkat çekti: "Daha çok çalışmalıyız." Bu sözün üzerinde durmak gerekiyor. Fenerbahçe sezonu erken açmasına rağmen fizik olarak henüz beklenen seviyede değil. Daha ligin başındayız ama futbolcuların maç içinde nefes nefese kaldığını görüyoruz. İdman programını, çalışma yöntemini dışarıdan bilemeyiz ama Aziz Yıldırım gibi duayen bir isim "Daha çok çalışmalıyız" diyorsa burada bir sorun olduğu açıktır. Bir diğer önemli konu Mert Müldür... Yıldırım'ın "Mert oynamalı" mesajı oldukça netti. Roma maçında Mert'in yüzde 99 ilk 11'de olmasını bekliyorum. Asıl büyük mesele ise kongre sürecinde verilen üç söz:
1- İyi kadro kurulacak.
2- Şampiyonlar Ligi'ne kalınacak.
3- Şampiyon olunacak. İlk iki hedef için mücadele sürüyor ancak üçüncü hedef, yani şampiyonluk, Fenerbahçe için asıl ölçü. Bu nedenle Gaziantep maçı İsmail Kartal açısından bıçak sırtı olacak. Fenerbahçe orada da puan kaybederse, Kartal'ın koltuğu çok daha ciddi şekilde tartışılacaktır. Ki bana göre de gidecek... Sezon daha yeni başladı ama Fenerbahçe'de hedef belli: Şampiyonluk... Bunun için de artık sahada çok daha güçlü bir takım görmek gerekiyor.

Karakterin destanıdır!

İnsan bazen bir maçı seyretmez, yaşar. Dün gece Sinan Erdem'de olan tam olarak buydu. Her sayıdan sonra başka bir hikâye yazıldı. Karşımızda İtalya vardı. Final, bize bir kez daha voleybolun yalnızca smaçtan, bloktan, servisten ibaret olmadığını gösterdi. Bazen mesele, düştüğünüz yerden kalkabilmektir. İlk set 25-16 İtalya'nın. Üçüncü set İtalya'nın. İnsan ister istemez "Acaba bitti mi?" diye düşünüyor. İşte büyük takımlarla iyi takımların arasındaki fark burada ortaya çıkıyor. İyi takım kötü günde dağılır. Büyük takım kötü günde kendini hatırlar. Filenin Sultanları da kendini hatırladı. 4. sette sahada başka bir Türkiye vardı. Servisler sertleşti, bloklar yükseldi, savunma canlandı. Zehra'nın blokları İtalya'nın hücumcularına "Buradan geçemezsiniz" derken, Eda Erdem'in liderliği yalnızca takım arkadaşlarına değil, tribünlere de yayıldı. Herkes yeniden inanmaya başladı. 25-21 geldiğinde skor 2-2 olmuştu. Maç artık tek sete, 15 sayıya kalmıştı. Ve karar setleri vardır ya... Orada teknik kadar karakter de oynar. Türkiye o karakteri gösterdi. Blokta doğru zamanda yükseldik. Savunmada yere düşen her topun peşinden koştuk. Tribünler yükseldikçe İtalya'nın direnci azaldı. Sonra o son sayı geldi. Sinan Erdem bir anda patladı. Oyuncular birbirine sarıldı. Yedek kulübesi sahaya koştu. Türkiye yine Avrupa'nın zirvesindeydi.

VARGAS'A ÖZEL BİR YER!
Bu finali anlatırken bir ismi ayrıca söylememek mümkün değil: Melissa Vargas. Vargas'ı yalnızca attığı sayılarla anlatmak, bu oyuncuya haksızlık olur. Çünkü onun asıl özelliği, top kendisine geldiğinde sorumluluktan kaçmaması. Kritik anlarda top ona geliyor ve Vargas, sanki dünyanın bütün baskısı omuzlarında değilmiş gibi o topa gidiyor. Dördüncü sette ise yine o vardı. Diğer oyuncular elbette katkı verdi ama kritik topların adresi çoğu zaman Vargas'tı. Beşinci sette de aynı mücadeleyi sürdürdü. Fakat burada bir şeyi özellikle söylemek gerekiyor: Bu kupa Vargas'ın kupası değildir. Bu kupa Eda'nın liderliğinin, Zehra'nın bloklarının, İlkin'in mücadelesinin, savunmanın çıkardığı mucize topların, kulübenin ve tribünlerin kupasıdır. Vargas bu büyük resmin belki de en parlak renklerinden biridir. Ama resmin tamamı takımdır..

SANTARELLİ NE ÖĞRETTİ!
Türkiye'nin asıl kazandığı şey de buydu. Çünkü artık İtalya gibi bir takımla karşılaşırken onların yıldızlarını sayıp korkmuyoruz. Bir ülkenin spordaki gelişimini anlamanın en iyi yollarından biri budur. Rakibin size nasıl baktığına bakarsınız. Türkiye kadın voleybolunda artık rakiplerin "Yenmek zorundayız" dediği değil, "Bunları nasıl yeneceğiz?" diye düşündüğü bir takım haline geldi. Ve Santarelli'nin bu takım üzerindeki en büyük etkisi belki de taktikten daha önemli bir şey: Bu oyunculara kazanabileceklerine inanmayı öğretmek... Bizim kızlarda o karakter var. O yüzden dün gece yalnızca bir kupa kazanılmadı. Bir ülkenin kadın voleybolundaki yerinin tesadüf olmadığı bir kez daha ilan edildi.

Tesadüf değil!

Filenin Sultanları yine yaptı yapacağını… Sırbistan gibi Avrupa voleybolunun güçlü ekiplerinden birini 3-0 yenmek, sadece bir galibiyet değildir. Hele ki bunu baştan sona oyunun hâkimi olarak yapmak, Türkiye'nin Avrupa'daki yerini artık başka bir noktaya taşıdığının göstergesidir. Sultanlar, yarı finalde Sırbistan'a adeta oyun oynatmadı. Servisle rakibin düzenini bozdular, blokta duvar ördüler, hücumda ise çeşitlilikleriyle Sırp savunmasını çaresiz bıraktılar. En önemlisi de kritik anlarda panik yapmadılar. Üç sette de aynı kararlılık, aynı disiplin ve aynı kazanma arzusu vardı. Günün yıldızı ise yine Melissa Vargas oldu. Rakip savunmanın başına adeta dert olan Vargas, güçlü hücumları ve kritik sayılarıyla maçın kaderini belirledi. Sırbistan ne yaptıysa onu durdurmakta zorlandı. Vargas sahadaysa Türkiye'nin hücum gücünün ne kadar farklı bir seviyeye çıktığını bir kez daha gördük. Kaptan Eda Erdem Dündar ise özellikle ilk iki sette tecrübesini konuşturdu. Takımın sahadaki liderlerinden biri olarak hem oyunuyla hem de duruşuyla yine fark yarattı. Bu tablo tesadüf değil. 2026, Türk kadın voleybolu için zaferlerle dolu bir yıl oluyor. Voleybol Milletler Ligi'nde Brezilya'yı 3-1 yenerek gelen şampiyonluk, Akdeniz Oyunları'ndaki altın madalya… Şimdi sırada Avrupa var. Daniele Santarelli'nin takımı artık yalnızca yıldızlarıyla değil, takım olmayı başarmasıyla rakiplerinden ayrılıyor. Tecrübe, gençlik, mücadele ve özgüven aynı potada buluşmuş durumda. Ve artık son bir maç… Avrupa'nın zirvesine çıkmak için yalnızca bir adım kaldı. Sultanlar bu kupayı daha önce Türkiye'ye getirdi. Şimdi yeniden aynı hikâyeyi yazmanın zamanı. Çünkü bu takımın kupaya yakıştığını herkes biliyor. Mesele artık sadece kupayı kazanmak değil; onu yeniden Türkiye'ye getirmek.

Aradığınız golcü bulundu!

Beşiktaş, taraftarına müthiş bir gece yaşattı. Çorum karşısında yarım düzine gol bulan siyah-beyazlı takım, sadece farklı kazanmadı, sahaya koyduğu futbol ve özellikle hücumdaki iştahıyla tribünleri de mest etti. Beşiktaş'ın en dikkat çekici özelliği skor ne olursa olsun durmamasıydı. Attıkça bir tane daha istedi, bulduğu her golün ardından gözünü rakip kaleye dikti. Uzun süredir gol yollarında bitiricilik problemi yaşayan bir takım için bu görüntü son derece değerliydi. Gecenin yıldızı ise hiç kuşkusuz Vlahovic oldu. Beşiktaş'ın 2.5 ay boyunca peşinden koştuğu Sırp golcü, neden bu kadar istendiğini daha ilk ciddi fırsatlarından itibaren gösterdi. Hat-trick yapması elbette gecenin en önemli istatistiğiydi ancak benim açımdan asıl dikkat çekici olan, attığı gollerden çok onları nasıl attığıydı. Ceza sahası içindeki hakimiyeti üst düzey. Top ayağına geldiğinde panik yapmıyor, pozisyonu çok çabuk değerlendiriyor, doğru açıyı buluyor ve vuruşunu son derece temiz gerçekleştiriyor. Fiziksel olarak da çok güçlü. Stoperlerle mücadele ederken rakip savunmacıları adeta üzerinde taşıyor. İyi bir santrforun rakip savunmaya kendisini sürekli hissettirmesi gerekir; Vlahovic bunu Çorum karşısında fazlasıyla yaptı. Trossard ve Cerny ile yakaladığı uyum da Beşiktaş adına gecenin olumlu detaylarından biriydi. Hücum hattındaki hareketlilik arttıkça Vlahovic'in etkinliği de yükseldi. Elbette böylesine yüksek skorlu bir maçta hat-trick yapmakta rakibin savunma zaaflarının da payı var. Çorum savunmasının verdiği boşluklar Beşiktaş'ın hücumcularının işini kolaylaştırdı. Ancak Vlahovic'in bitiriciliği, soğukkanlılığı ve gol iştahı için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Sırp golcü, Beşiktaş'a transferinin ne kadar doğru bir hamle olduğunu daha şimdiden hatırlattı. Üstelik bu performansın zamanlaması da son derece önemli. F.Bahçe derbisi öncesinde gelen üç gollü performans, hem Vlahovic'in öz güvenini yükseltti hem de takımın ona olan inancını artırdı. Üçüncü golün ardından tribünlere yaptığı kartal hareketi ise gecenin en anlamlı görüntülerinden biriydi. Şimdi gözler derbide. Çorum karşısında alınan farklı galibiyet elbette derbinin garantisi değil. Beşiktaş, derbi ihtiyacı olan morali fazlasıyla aldı ve sahaya önemli bir mesaj bıraktı. Siyah-beyazlılar hem gol attı hem iştahını gösterdi hem de gücünü hatırlattı. Vlahovic ise üç golüyle yalnızca gecenin yıldızı olmadı; Beşiktaş taraftarına, "Aradığınız golcü burada" mesajını da verdi.

Kerem’in işi artık çok zor!

Fenerbahçe, Samsun deplasmanında sadece üç puanı değil, maçın kontrolünü de cebine koyarak İstanbul'a döndü. Erken gelen gol, sarı-lacivertlilerin oyun planını daha ilk dakikalardan itibaren rahatlattı. Fenerbahçe öne geçtikten sonra oyunun ritmini istediği gibi belirledi, rakibine zaman zaman topu bıraktı ama tehlikeyi de kendi yarattı. Hatta ilk yarıda biraz daha dikkatli ve becerili olabilselerdi, soyunma odasına 2-0, hatta 3-0 gibi bir skorla gitmeleri hiç sürpriz olmazdı. İkinci yarının hemen başında gelen ikinci gol ise Samsunspor'un umutlarını iyice törpüledi. 2-0'dan sonra Fenerbahçe'nin vitesi düşürmesi, oyunu rölantiye alması son derece anlaşılırdı. Yorucu bir maç takvimi içinden geçiyorlar.. Özellikle Kante ve Guendouzi'nin fiziksel gücünün altını çizmek gerekiyor. Fenerbahçe orta sahası yalnızca mücadele gücüyle değil, pozisyon alma ve oyunu organize etme becerisiyle de rakibine üstünlük sağladı. Sarılacivertliler top rakipteyken bile ne yapacağını bilen bir takım görüntüsü verdi. Bu da deplasman futbolunda çok önemli bir meziyet. Ama gecenin benim açımdan en dikkat çekici ismi Oğuz Aydın'dı. Bir gol, bir asist… Bunun ötesinde kilit pasları, isabetli şutları ve oyunun hücum tarafındaki cesaretiyle fark yarattı. Savunmanın arkasına yaptığı koşular, top ayağına geldiğinde dikine oynaması ve pozisyon üretme isteğiyle rakibin dengesini bozdu. Açıkçası Oğuz böyle oynamaya devam ederse, Kerem'den formayı alır. Çünkü Fenerbahçe'nin sadece yetenekli değil, aynı zamanda oyunun iki yönünde de sorumluluk alan kanat oyuncularına ihtiyacı var. Oğuz şu anda bu ihtiyacı karşılayan isimlerden biri gibi görünüyor. Aslında Fenerbahçe'nin Samsun'daki görüntüsünü tek bir cümleyle özetlemek mümkün: Gerektiğinde hızlandı, gerektiğinde frene bastı. Maçın başında vitesi yükseltti, golleri buldu; 2-0'dan sonra ise oyunu kontrol ederek enerjisini korudu. Bu, özellikle yoğun fikstürlerde çok değerli.

Biraz problem var!

3-0'lık avantajla çıkılan rövanşta turu geçmek elbette önemliydi. Avrupa Ligi bileti cebimize kondu. Ancak skora bakıp sahadaki görüntüyü görmezden gelmek, asıl problemi halının altına süpürmek olur. Çünkü Alanya maçındaki az tempodan bile eser yoktu. Vlahovic, Kartal Kayra ve İlhan Fakılı gibi isimlerin ilk 11'de başlaması rotasyon açısından anlaşılabilir. Fakat rotasyon yapmak başka, oyunun karakterini kaybetmek başka. Takım daha ilk dakikalardan itibaren 3-0'ın rahatlığını üzerinde taşıdı. Top dolaştı ama oyun akmadı. Sağdan sola, soldan sağa yapılan paslar rakibi çözmeye yetmedi. Dikine oyun yoktu, tempo yoktu, baskı yoktu. Net pozisyon sayısı da bunun doğal sonucu olarak düşük kaldı. Orta kalitesive son vuruşlar ise yine beklentilerin altında kaldı. Vlahovic açısından da tablo artık daha fazla sorgulanmalı. Bir forvetin gol atamaması tek başına problem değildir, oyuncuya pozisyon hazırlayan bir hücum düzeni de ortaya konulamıyorsa, sorun yalnızca Vlahovic'e yüklenerek çözülemez. Asıl can sıkıcı bölüm ise 64. dakikada yaşandı. Djalo'nun yaptığı basit hata, golü adeta hediye etti. Bugün rakip istediği kadar mütevazı olabilir; yarın Avrupa Ligi'nde karşınıza çok daha kaliteli bir takım çıktığında aynı hata tabelayı değiştirebilir, hatta turu elinizden alabilir. Evet, tur geçildi. Evet, Avrupa Ligi'nde yola devam ediliyor. Bunlar küçümsenecek başarılar değil. Ancak bu maçın üstünü yalnızca "Tur geldi" diyerek kapatmak büyük hata olur. Çünkü kolay görünen rakip karşısında gösterilen rehavet, yarın daha güçlü rakiplere karşı ciddi kayıplara dönüşebilir. Kadro derinliği var, kalite var. Fakat bu kaliteyi sahaya yansıtacak tempo, motivasyon ve doğru zamanlama da şart. İtaliano'nun "Daha aç olmalıyız" sözü bugün belki de her zamankinden daha fazla anlam taşıyor

Cesur olmalı ve akıllı oynamalı

Fenerbahçe için Lyon karşılaşması yalnızca bir rövanş değil, aynı zamanda takımın Avrupa sahnesindeki karakterini gösterme fırsatı. Şampiyonlar Ligi grupları çok yakın. Şimdi yapılması gereken, ilk maçtaelde edilen küçük avantajı doğru oyun planıyla sonuca taşımak. Bu maçın en kritik bölgesi şüphesiz orta saha olacak. Kante ve Guendouzi'nin performansı, Fenerbahçe'nin kaderini doğrudan etkileyebilir. Lyon'un Tolisso, Tessmann ve Morton'dan oluşan orta saha üçlüsüne nefes aldırmamak gerekiyor. Fenerbahçe bu bölgede üstünlüğü ele geçirirse hem oyunun temposunu kontrol eder hem de Lyon'un hücum organizasyonlarını daha başlamadan bozabilir.

GEÇİŞLERDE HIZLI OLUNMALI
Sadece mücadele etmek yetmez. Top kazanıldığı anda geçişlerde hızlı olunmalı. Fenerbahçe'nin en önemli silahlarından biri geniş alanlar. Greenwood'un kanatta yaratacağı genişlik, Lyon savunmasının dengesini bozabilir. İlk maçta Kerem'in yaptığı asist,bu planın ne kadar değerli olduğunu zaten göstermişti. Bu kez Kerem yok. Dolayısıyla aynı görevi üstlenecek oyuncunun sorumluluk alması, çizgide genişlik yaratması ve doğru zamanda ceza sahasına servis yapması gerekiyor.

LUKAKU 11'DE GÖREV ALMALI
Gözler elbette forvet hattında olacak. Eğer Lukaku hazır ve formdaysa, böyle bir maça ilk 11'de başlaması Fenerbahçe adına önemli bir avantaj olabilir. Belçikalı yıldız fiziksel gücü ve savunma arkasına yaptığı koşular kadar ceza sahasındaki varlığıyla da Lyon savunmasını yıpratacaktır. Muriqi ve Talisca da Fenerbahçe'nin önemli hücum kozları. Ancak Lukaku'nun büyük maç tecrübesi ve Avrupa seviyesindeki karakteri, böyle karşılaşmalarda ekstra bir fark yaratabilir.

SAVUNMADA SIKINTI VAR
Fenerbahçe'nin savunmada rehavete kapılmaması gerekiyor. İlk maçta Openda'nın kafa golü, Lyon'un duran toplarda ve kanat ortalarında ne kadar tehlikeli olabileceğini gösterdi. Aynı hataların tekrarlanması, eldeki avantajın bir anda kaybolmasına neden olabilir. Ederson'un oyun kuruculuğu da bu noktada büyük önem taşıyor. Fenerbahçe'nin Lyon baskısı karşısında uzun toplara mahkûm olmadan, kısa ve doğru paslarla oyunu geriden kurması gerekiyor.

KALİTE FARKI ORTAYA KONMALI
F.Bahçe'nin ihtiyacı olan şey korkak futbol değil ama kontrolsüz cesaret hiç değil. Cesur ama akıllı oyna. Erken gol için fırsatları zorla, orta sahayı kilitle, Greenwood ile kanatları etkili kullan, ceza sahasında fiziksel üstünlüğünü hissettir ve savunmada disiplinini koru. Tur hâlâ F.Bahçe'nin elinde. Şimdi mesele, sahip olunan avantajı korumak değil; kalite farkını sahaya koyarak Lyon'a karşı oyunun kontrolünü tamamen ele geçirmek. F.Bahçe bunu başarırsa, Avrupa gecesinin sonunda konuşacağımız şey "Tur nasıl kaçtı?" değil, "F.Bahçe turu nasıl bu kadar net geçti?" olacaktır.

Futbolun kuralları değişmiş... Beşiktaş’ın beceriksizliği!

Sıcak ve nemli hava, karşılaşmanın fiziksel yükünü artırırken, hakem yönetimi de maçın tartışılan başlıklarından biri oldu. Orta hakem Adnan Deniz Kayatepe ve VAR ekibinin özellikle Beşiktaş için vermedikleri kararlar, karşılaşmanın sonucundan bağımsız olarak üzerinde durulması gereken bir başka konu olarak öne çıktı. Bazı ikili mücadelelerde verilen kararlar, futbol kamuoyunun alışık olduğu hakemlik standardının oldukça uzağındaydı. Arkadan yapılan tokat, yumruk gibi müdahalelerin değerlendirilme biçimi ise "IFAB kuralları değişti de bizim mi haberimiz olmadı?" dedirtecek cinstendi. Ancak Beşiktaş'ın Alanya'daki kaybını sadece hakem kararlarıyla açıklamak doğru olmaz. Oyunu kuran, topa sahip olan ve pozisyon arayan taraf Beşiktaş'tı. Kalite açısından da Beşiktaş'ın rakibinin önünde olduğu açıktı. Fakat Alanyaspor'un kompakt savunması, Beşiktaş'ın hücum organizasyonlarını zorlaştırdı. Alanya topu rakibine bıraktı, savunma bloklarını birbirine yakın tuttu ve Beşiktaş'ın merkezden üretmesini engellemeye çalıştı. Siyah-beyazlılar ilk yarıda rakibine ciddi bir pozisyon vermedi. Buna karşılık yakaladığı fırsatları da gole çeviremedi. İşte maçın en önemli sorunu burada ortaya çıktı: Bitiricilik. Beşiktaş'ın forvet hattı konusunda uzun süredir devam eden tartışmanın temelinde de bu var. Çok çalışan, mücadele eden, takım için elinden geleni yapan bir forvet elbette değerlidir. Ancak golcülük başka bir özellik ister. Son vuruş ister. Soğukkanlılık ister. Doğru zamanda doğru yerde olmayı ve yakaladığın fırsatı gole çevirmeyi gerektirir. İkinci yarıda Vlahovic'in oyuna dahil edilmesi, hücumdaki bu problemi çözme arayışının bir göstergesiydi. O da atamadı! Ve ardından klasik Alanya senaryosu sahneye çıktı. Bir duran top... Bir gol... Alanyaspor, Beşiktaş'ın oyun üstünlüğüne rağmen skoru bulmayı başardı. Beşiktaş ilk yarıda üretti, ancak bitiremedi. İkinci yarıda ise daha temkinli oynarken kalesinde golü gördü. Futbolda bazen bütün hikâye birkaç kelimeyle anlatılabilir: Üstün oynarsın, pozisyon bulursun ama golü atamazsan kazanamazsın.

İtaliano, Beşiktaş’a 3 önemli şey getirdi!

Beşiktaş, rakibine nefes aldırmadığı, tribünleri ayağa kaldırdığı ve sahadaki iştahıyla "Ben buoyunu ciddiye alıyorum" dediği bir gece yaşattı taraftarına. Güç farkı vardı ama Beşiktaş rakibini hafife almadı. Tam tersine, maçın ilk düdüğünden itibaren aynı ciddiyetle, aynı disiplinle ve yüksek tempoyla oynadı. Rakibine üçüncü pası yaptırmamak için adeta nefesini kesti. Topu kaybettiğinde hemen gerikazanmak istedi. Her ikili mücadelede, her ikinci topta, her hücum başlangıcında aynı iştah vardı. Ve bu enerji tribünlere de yansıdı. Sahada Beşiktaş, tribünde Beşiktaş taraftarı… İki taraf birbirini besledi. Üstelik senaryo da başlı başına güzeldi. Sol bek ortalıyor, sağ bek golatıyor. Bu sadece bir gol organizasyonu değil; takımın oyuna bakışının da küçük bir özeti aslında. Savunmacıların bile hücumun içinde olduğu, herkesin oyunun bir parçası olduğu, pozisyonların çalışılmış bir düzen içinde geliştiği bir Beşiktaş izledik. Topa sahip olma, pas isabeti ve tehlike yaratma konusunda rakibinin açık ara önündeydi Beşiktaş. İkinci yarıda da aynı disiplin devam etti. Sahada bitmeyenbir açlık vardı. Ve bu takımda her maç birkaç satırı özellikle Orkun Kökçü'ye ayırmak artık neredeyse gelenek hâline geldi. Kaptan, orta sahada oyunun merkezinde. Topun dağıtımı onun elinde, temponun kontrolü onun ayağında. Penaltıya kadar da oyunun birçok bölümünde etkiliydi. Set hücumlarında, geçişlerde ve rakip yarı sahadaki konumlanmalarda takımına yön verdi. Bu sadece bir oyuncununperformansı değil, kaptanlığın da sahayayansıması. Beşiktaş'ın 6'da 6 yapması, üstelik kalesini gole kapatma serisini sürdürmesi tesadüf değil. Çünkü İtaliano bu takıma çok önemli üç şey getirdi: Disiplin, kompakt savunmave yüksek tempo. Ama belki daha önemlisi, oyuncuların öz güvenini geri getirdi. Sahada birbirine inanan, ne yaptığını bilen ve oyunun içinde kalmayı başaran bir takım var artık. Kenardada bunun karşılığını veren enerjik bir teknikadam… İyi bir teknik adam sadece takım kurmaz. Oyuncularını ayağa kaldırır, takıma karakter kazandırır, tribünü yeniden inandırır.

Bu sonucu uyarı olarak görüyorum!

F.Bahçe, Kadıköy'de istediği galibiyeti alamadı. Ancak 1-1'lik skor, turun kaderini olumsuz anlamda belirleyen bir sonuç değil. Hatta rövanş öncesi, sarılacivertlilerin güçlü bir tur ihtimali var. İlk yarıda Lyon daha organize,daha sakin ve daha tehlikeliydi. Paulo Fonseca'nın takımı, kompakt savunması, ikinci toplardaki başarısı ve hızlı geçişleriyle F.Bahçe'nin oyununu bozdu. Fransız ekibi, deplasmanda olmasına rağmen oyun disiplininden hiç kopmadı. F.Bahçe ise topa daha fazla sahip olmasınarağmen bunu pozisyon zenginliğine çeviremedi. Hücumda zaman zaman takım organizasyonundan çok, bireysel yetenekler ön plana çıktı. Greenwood'un kalitesiyle gelen gol de bunun göstergesiydi. İngiliz yıldızın golü mora l verdi; ancak takım halinde aranan baskı bir türlü kurulamadı. Kante ve Guendouzi orta sahada fiziksel mücadele aç-ı sından güçlü bir görüntü ortaya koyarken, hücum bağlant-ı larında ve son paslarda aynı kaliteyi görmek mümkün değildi. Muriqi'nin ileride yalnızkalması da F.Bahçe'nin hücumgücünü sınırlayan önemli etkenlerdenbiriydi. Lyon'un farkı ise oyun planında ortaya çıktı. Kompakt yapı, disiplin, hızlı geçişler ve ikinci toplar… Fonseca'nın takımı ne zaman hızlanacağını, ne zaman oyunu sakinleştireceğini iyi bildi. Kanat organizasyonları ve duran toplarda da tehlike yarattılar. F.Bahçe son bölümde Asensio ve Nene hamleleriyle oyuna yaratıcılık katmak istedi. Nene'nin direkten dönen şutu galibiyete ne kadar yaklaşıldığını gösterdi. Lukaku'nun da oyuna girmesiyle sarı-lacivertliler bütün hücum kozlarını sahaya sürdü. Fakat ikinci gol gelmedi. Kadıköy'deki 1-1'i bir hayalkırıklığından çok uyarı işareti olarak görüyorum. F.Bahçe'nin ihtiyacı olan şey, yeni bir yıldız değil. Elindek i yıldızları daha iyi bir organizasyon içinde buluşturmak.