Murat Özbostan

Murat Özbostan

Önce yabancı olmazsa kocaman

Fenerbahçe'de yeni teknik direktörün kim olacağı merakla beklenirken yönetim, kararını aceleye getirmemek için çalışmalarını ince eleyip sık dokuyarak sürdürüyor. Başkan Aziz Yıldırım'ın, teknik direktör arayışında yönetici Cihan Kamer ve futbol direktörü Oğuz Çetin'e tam yetki verdiği, önceliğin ise yabancı isimler üzerinde olduğu belirtiliyor. Yıldırım'ın ekip arkadaşlarına, "Öncelikle yabancı teknik direktörlerle görüşün ve bu işi bitirelim" dediği ifade edildi. Bugün yeniden bir araya gelmesi beklenen yönetimin, gündemdeki adayları ve yürütülen temasları değerlendireceği kaydedildi. Sarı-lacivertlilerin yol haritasında, milli araya kadar yabancı bir teknik direktörle anlaşma sağlanması hedefi öne çıkıyor.

NAGELSMANN ZAYIF, CONCEİÇAO MASADA
F.Bahçe'nin teknik direktör adayları arasında ilk sırada Almanya Milli Takımı'nın eski teknik direktörü Julian Nagelsmann'ın bulunduğu belirtiliyor. Ancak 39 yaşındaki ismin kariyerine İngiltere'de devam etmek istemesi, bu seçeneği zorlaştıran unsurların başında geliyor. Daha önce de gündeme gelen Montella ismi ise rafa kaldırıldı. Çünkü İtalyan teknik adamın en az üç yıllık sözleşme istediği öne sürüldü.

Diğer bir isim ise Sergio Conceiçao... Portekizli teknik direktörün dosyası bugün yönetime gelecek. Fakat çok önemli bir ayrıntı var. Haziran ayında kongre olması yabancı hocaların sözleşme sürelerini çıkmaza sokuyor.

AYKUT KOCAMAN GÖREVİ İSTİYOR
Yerli teknik direktör adayları arasında Aykut Kocaman öne çıkıyor. Yönetim içerisinde 61 yaşındaki hocanın ismini gündeme getiren 4-5 kişinin bulunduğu belirtiliyor. Ancak şu ana kadar Kocaman ile doğrudan bir temas kurulmadığı ifade ediliyor. Kocaman seçeneğinin önündeki en önemli soru işaretlerinden biri sezon başında Oğuz Çetin ile yaşadığı gerilim!. Kongre sürecinin ardından gündeme gelen bu meselenin, olası bir anlaşmada belirleyici olabileceği konuşuluyor.

Kocaman'ın görevi kabul etmesi halinde Oğuz Çetin ile yolların ayrılmasını şart koşabileceği iddiası, yönetimin öncelikle yabancı teknik direktör adaylarına yönelmesinin nedenlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Fakat burada önemli bir detay var. Bir kez daha yazmak gerekirse.. Fenerbahçe'de haziran ayında kongre yapılacak. Yabancı hocalar uzun süreli anlaşma istiyor. Bu ara formülde Kocaman ismi ağır basıyor.

ABDULLAH AVCI HER ŞARTI KABUL EDİYOR!
Yerli adaylar arasında adı geçen bir diğer isim Abdullah Avcı... Tecrübeli teknik adamın, Fenerbahçe'de görev almaya sıcak baktığı belirtilirken Aziz Yıldırım ve yönetim ekibinin Avcı ismine mesafeli olduğu ifade ediliyor. Bu arada Emre Belözoğlu da seçeneklerden biri. Genç teknik adam Kasımpaşa'da başarılı bir dönem geçiriyor. Fenerbahçe şu ana kadar kapısını çalmadı. Teklif gelirse kabul edecek. Son seçenek ise takımın başına şu an için geçici olarak getirilen Dirk Kuyt... Hollandalı çalıştırıcı, 3 maçta başarılı olursa haziran ayına kadar görevini sürdürebilir. Sezon başından bu yana kulüpte olması ve futbolcuları yakından tanıması onun için de büyük artı.

Bize hemen derman olacak hoca lazım!

F.Bahçe'de yeni teknik direktörün kim olacağı merak konusu... Sarı-lacivertli yönetim, sezonun geri kalanında takımı yönetecek ismi belirlemek için farklı seçenekleri değerlendiriyor. Yönetim içinde de görüş ayrılıkları bulunuyor. Bir görüş, Türkiye'yi tanıyan yabancı bir teknik adamın göreve getirilmesinden yana. Bu seçenekte Vincenzo Montella ismi öne çıkıyor. Türk futbolunu ve Süper Lig'in dinamiklerini tanıması, İtalyan çalıştırıcıyı dikkat çeken adaylardan biri haline getiriyor. Napoli'de yaşanabilecek bir teknik direktör değişikliğinin de bu süreçte etkili olabileceği konuşuluyor. Napoli, Montella için önemli.

AVCI YİNE SUNUM YAPTI!
Yönetim içindeki bir diğer görüş ise ligde haftaların geride kaldığına dikkat çekerek yerli teknik adam seçeneğini öne çıkarıyor. Bu doğrultuda Emre Belözoğlu ve Abdullah Avcı isimleri gündemde. Emre Belözoğlu, Fenerbahçe camiasını ve Türk futbolunu yakından tanıması nedeniyle seçenekler arasında bulunuyor. Kasımpaşa'dan hemen ayrılabilir. Ama kendisine bir teklif yapılmadı ve şu anki görevinden de memnun.. Abdullah Avcı için ise kapsamlı bir rapor hazırladığı ve önceki gece yönetime sunduğu iddiası var. Hatta bu sunumda tecrübeli hocanın para ve süre konuşmadığı, camianın tek hedefi olan şampiyonluğa vurgu yaptığı da ifade ediliyor.

NAGELSMANN KABUL EDERSE..
Fenerbahçe'nin gündemindeki yabancı teknik adamlardan Conte'nin ise maliyeti dikkat çekiyor. İtalyan teknik adam için konuşulan 16 milyon Euro'luk ücret, bu seçeneği ekonomik açıdan zorlaştırıyor. Stefano Pioli de alternatifler arasında gösteriliyor. Fenerbahçe'nin resmi bir teklif yapması halinde İtalyan teknik adamın durumunun değerlendirilebileceği ifade ediliyor. Ancak yabancı teknik adam tercihinde maliyet ve adaptasyon süreci belirleyici olacak. Almanya Milli Takımı'nın Dünya Kupası'nda son 36 turunda Paraguay'a elenmesinden sonra istifa eden ve boşta olan Julian Nagelsmann da adaylar arasında. Ki Yıldırım çok istiyor.. M. United ve RB Leipzig'in de genç hocaya ilgisi var.

TÜM EKİBİ GÖNDERİLDİ!
Sarı-lacivertliler, teknik direktör kararını aceleye getirmemeyi planlıyor. Bu süreçte Dirk Kuyt'ın sorumlu olarak görevlendirildiği belirtilirken İsmail Kartal'ın 9 kişilik teknik ekibinin tamamıyla yolların ayrıldığı ifade ediliyor. Kuyt'ın milli araya kadar oynanacak Göztepe, Liverpool ve Çorum maçlarından çıkaracağı sonuç da geleceği adına kritik... Bu arada sezon başında bütün planlamayı yapan Aykut Kocaman ismi de yönetimde gündeme geldi.


KOCAMAN'IN BİR ŞARTI VAR!
AZİZ Yıldırım'ın seçim sürecinde Oğuz Çetin'le birlikte yeni sezon planlamasını yapan Aykut Kocaman saf dışı kalmıştı. Kocaman yaptığı yazılı açıklamada "16 Haziran Salı gecesi saat 23.58'de Oğuz Çetin'le yaptığımız ve iyi dileklerle bitirdiğimiz telefon görüşmesi sonrası ansızın iletişim kesilmiştir. Ertesi gün Fenerbahçe Yönetim Kurulu'nun bir tercihte bulunduğu yönündeki haberler kamuoyuna medya aracılığıyla yansımış ve tarafım da bu yolla bilgi sahibi olmuştur" bilgisini paylaşmıştı. Kocaman ismi yeniden gündeme geldi. Fakat tecrübeli teknik adamın, Çetin'in görevi istifası halinde teklife sıcak bakacağı iddia edildi. Bir süredir Bodrum'da olan Kocaman'ın İstanbul'a döndüğü yukarıdaki fotoğrafla duyuruldu.

Bu çelişki ile artık yüzleşmenin zamanı

Türk futbolunun en büyük sorunlarından biri, söylediklerimizle yaptıklarımız arasındaki uçurum. Her fırsatta marka değerinden söz ediyor, Avrupa'da büyümekten, dünya futbolunda söz sahibi olmaktan bahsediyoruz. Yayın ihaleleri, sponsorluklar, uluslararası pazarlama hedefleri… Rakamlar büyüsün, futbolumuzun itibarı yükselsin istiyoruz. Peki, bütün bu büyük hedeflerin ortasında sahada yaşananlara ne diyeceğiz? Derbide düdük çaldı, maç bitti ama futbolun konuşulması gereken yerde kavga konuşuldu. Kerem Aktürkoğlu ile Sallai arasında başlayan sözlü tartışma, Abdülkerim ile Brown arasındaki fiziksel arbedeye dönüştü. Oyuncuların birbirlerini yere düşürdüğü, formaların yırtıldığı, diğer futbolcuların, yedeklerin ve teknik ekiplerin de olaylara karıştığı görüntüler ortaya çıktı. Öyle bir noktaya gelindi ki polis ve güvenlik güçleri sahaya girmek zorunda kaldı. Şimdi bir kez daha soralım: Biz bu görüntüleri daha ne kadar izleyeceğiz? Futbol elbette bir mücadele oyunu. Derbilerde tansiyonun yükselmesi, oyuncuların zaman zaman sinirlerine hâkim olmakta zorlanması anlaşılabilir. Ancak anlaşılması mümkün olmayan şey, rekabetin kontrolsüz bir kavgaya dönüşmesi. Sahada birbirine rakip olan futbolcuların, maçın bitiş düdüğünün ardından futbolun ruhuna tamamen ters düşen görüntüler vermesi kabul edilebilir mi? Milyonların izlediği, çocukların örnek aldığı isimler bunlar. O zaman sorumlulukları da sıradan bir insanın sorumluluğundan farklı

SAYGI VE HEYECAN DA ÖNEMLİ!
Marka
değeri yalnızca televizyon ekranlarından alınan gelirle, sponsorluk anlaşmalarıyla veya milyonlarca Euro'luk transferlerle ölçülmez. Marka değeri, bir ülkenin futbolunun dışarıdan nasıl görüldüğüyle de ilgilidir. Sahadaki kalite kadar disiplin, rekabet kadar saygı, heyecan kadar güven de önemlidir. Düşünün; TFF yeni hedefler koyuyor. Kulüpler Birliği, kulüplerin ekonomik gücünü ve Türk futbolunun uluslararası değerini artırmaya yönelik çalışmalar yürütüyor. Önümüzde önemli yayın ve gelir hedefleri var. Ancak tam da bu hedeflerin konuşulduğu dönemde dünyaya hangi görüntüyü veriyoruz? Futbolcuların birbirine girdiği, teknik ekiplerin olaylara karıştığı ve güvenlik güçlerinin sahaya girmek zorunda kaldığı bir tablo! Bunun adı marka değeri değil, marka değerine zarar vermektir.

DIŞ BASIN HAZIR KITA BEKLİYOR
Üstelik
uluslararası basının Türkiye'deki futbol olaylarına ilgisi ortada. Derbide yaşananlar da yabancı basında geniş yankı buldu. Sert başlıklar, kavga görüntüleri ve futbolun önüne geçen olaylar… Biz futbolumuzun kalitesini anlatmaya çalışırken dışarıya başka bir hikâye sunuyoruz. Oysa uluslararası alanda itibar kazanmak istiyorsak, önce kendi sahamızda güvenli, saygın ve profesyonel bir futbol ortamı oluşturmak zorundayız. Sürekli gerilimin beslendiği, her maçın saha dışındaki tartışmalarla büyütüldüğü bir ortamda sağduyu çağrılarının ne kadar karşılık bulduğu da sorgulanmalıdır. Kulüpler Birliği kulüplerin ortak çıkarlarını savunurken ortak sorumluluklarını da hatırlamalıdır. Çünkü futbolun itibarı, tek tek kulüplerin değil, bütün sistemin meselesidir. Yaşanan olayların ardından disiplin süreçleri elbette işletilmeli, görüntüler incelenmeli ve sorumlular hakkında kurallar çerçevesinde karar verilmelidir. Fakat mesele yalnızca ceza vermekle kapanmamalı. Asıl mesele, aynı görüntülerin bir sonraki derbide yeniden yaşanmamasını sağlamaktır. Bunun için de kulüplerin, federasyonun ve futbolun bütün paydaşlarının samimi bir özeleştiriye ihtiyacı var.

BİR DE SAÇ ÇEKME BAŞLADI!
Hangi
teknik adam doğru hamleyi yaptı, hangi futbolcu maçın kaderini değiştirdi? Futbolun doğal gündemi bunlar olmalı. Forması yırtılan, birbirine saldıran, arkadaşları tarafından güçlükle ayrılan oyuncuları konuşmak değil. Bir de şu soruyu soralım: Futbolcuların milyonlar kazandığı, kulüplerin büyük ekonomik hedefler peşinde koştuğu bir düzende, sahadaki profesyonellik neden aynı ölçüde gelişmiyor? Herkes gelirlerin artmasını istiyor ama bu gelirleri ve itibarı ayakta tutacak davranış standartları ne kadar önemseniyor? Türk futbolu artık bu çelişkiyle yüzleşmek zorunda. Avrupa'da büyümek istiyorsak Avrupa'nın yalnızca gelir modelini değil, profesyonellik anlayışını da ciddiye almalıyız. Büyük futbol kültürü; kaybetmeyi bilmek, rakibe saygı duymak ve en gergin anda bile kontrolü kaybetmemektir. Sonuçta derbiler kazanılır, kaybedilir. Rekabet devam eder, tartışmalar zamanla unutulur. Ama milyonların hafızasında kalan görüntüler kolay silinmez.

Üç puanı değil altını buldu!

Beşiktaş için bu maçın adı üç puan değildi. Bu maç, ayağa kalkmak, üzerindeki baskıyı kırmak ve yeniden kendine inanmak demekti. Başakşehir karşısında yaşanacak bir puan kaybı, siyah-beyazlı takımda bir krizin fitilini ateşleyebilirdi. Çünkü Beşiktaş'ın artık kaybedecek puanından çok, kaybedecek psikolojik gücü vardı. Bir kez daha tökezleseydi, tartışmalar büyüyecek, eleştiriler sertleşecek ve takımın üzerindeki baskı dayanılmaz bir noktaya ulaşacaktı. Ama İtalyan teknik adam buna izin vermedi! Şimdi dürüst olalım. Beşiktaş'tan kusursuz bir futbol beklemek gerçekçi değildi. Avrupa maçlarının yükü, yoğun fikstür ve fiziksel yorgunluk takımın üzerine binmiş durumda.. Futbol yalnızca fiziksel güçle oynanmıyor. Bazen zihinsel direnç, taktiksel plandan bile daha önemli hale geliyor. Beşiktaş'ın bu maçta ihtiyacı olan da tam olarak buydu. Beşiktaş mücadele etti, oyun disiplinini korumaya çalıştı ve maçın içinde kaldı. Kolay değildi. Çünkü sahadaki oyuncuların omuzlarında yalnızca rakibin baskısı yoktu; tribünlerin beklentisi, kamuoyunun eleştirisi ve olası bir puan kaybının yaratacağı sonuçlar da vardı. Böyle bir ortamda ayakta kalabilmek başlı başına bir sınavdı. İşte bu sınavın en dikkat çekici anı, İtalyan teknik adamın ikinci yarıda çift forvete dönmesiydi. Bu, sıradan bir oyuncu değişikliği ya da alışılmış bir taktik dokunuş değildi. Bir teknik direktörün maçın gidişatını değiştirmek için aldığı ciddi bir riskti. Çift forvete dönmek, rakip kalede daha fazla tehdit yaratmak anlamına gelirken savunma dengesinden de bazı şeyleri ödün vermeyi gerektirebilirdi. Üstelik böylesine kritik bir karşılaşmada alınacak yanlış bir kararın faturası ağır olabilirdi. Ama o, risk almaktan kaçınmadı. Beşiktaş'ın savunması görevini yaptı, orta sahası direncini korudu. Ve ardından Oh sahneye çıktı! O gol, sadece ağlarla buluşan bir top değildi. Beşiktaş'ın üzerindeki baskının bir bölümünü alıp götüren, oyunculara derin bir nefes aldıran, tribünlerdeki endişeyi sevince dönüştüren bir andı.

Derbide mazeret değil, karakter konuşur!

Bazı maçlar vardır, puan tablosundan çok daha fazlasını belirler. Bazı derbiler vardır, kazanan yalnızca 3 puanı değil, rakibinin öz güvenini de alır. Galatasaray ile Fenerbahçe arasındaki bu büyük randevu tam da böyle bir mücadeleye sahne olmaya aday. Aslantepe'de 90 dakika boyunca yalnızca ayaklar değil, sinirler, akıllar ve karakterler de yarışacak. Galatasaray evinde oynuyor. Tribünlerin baskısı, taraftarın beklentisi ve Victor Osimhen'in bitmek bilmeyen gol iştahı sarı-kırmızılıların en büyük kozları!.. Okan Buruk'un takımı topa hükmetmek, oyunu rakip yarı sahaya yıkmak ve özellikle kanatlardan geliştireceği ataklarla Fenerbahçe savunmasında gedik açmak isteyecek. Ancak derbilerde topa sahip olmak yetmez; o topu doğru yerde, doğru zamanda ve doğru kararla kullanmak gerekir.

DEVASA BİR BASKIYA DÖNÜŞEBİLİR
Osimhen'in mücadelesi kadar, ona ulaşacak topların kalitesi de belirleyici olacak. Fenerbahçe savunması, bir anlık konsantrasyon kaybının bedelini ağır ödeyebilir. Galatasaray erken gol bulursa RAMS Park'ın atmosferi rakip üzerinde devasa bir baskıya dönüşebilir. Fakat sarı-kırmızılılar acele eder, kontrolsüz biçimde ileri çıkar ve savunma güvenliğini unutursa bu kez kendi silahıyla vurulabilir. Fenerbahçe cephesinde ise mesele yalnızca savunmak değil, doğru anı beklemektir. Kompakt kalmak, merkezdeki boşlukları kapatmak, ikili mücadelelerde geri adım atmamak ve kazanılan topları hızlı hücumlara dönüştürmek… Sarı-lacivertlilerin en gerçekçi çıkış yolu bu olabilir. Çünkü büyük maçlarda bazen en çok koşan değil, rakibinin hatasını en iyi değerlendiren kazanır.

ORTA SAHA GERÇEK BİR SAVAŞ ALANI
TORREİRA ve Lemina'nın dinamizmi ile Kante ve Guendouzi'nin fiziksel gücü arasındaki mücadele, karşılaşmanın yönünü tayin edebilir. İkinci topları kim toplayacak? Rakibin pas bağlantılarını kim kesecek? Baskı altında kim daha az hata yapacak? Bu soruların cevabı, tabelaya doğrudan yansıyabilir. Orta sahada üstünlüğü ele geçiren takım yalnızca oyunu kontrol etmeyecek, rakibinin hücum planını da bozacak. Torreira'nın enerjisi, Galatasaray'ı ileri taşıyabilir; Fenerbahçe'nin orta sahadaki direnci ise sarı-kırmızılıların hücum ritmini kesebilir. Bir de duran toplar var. Derbilerde bazen bütün taktik planlar tek bir kornerde, tek bir serbest vuruşta ya da ceza sahasına düşen sahipsiz bir topta altüst olur. Böyle bir maçta konsantrasyon lüks değil, zorunluluktur.

UĞURCAN MI YOKSA EDERSON MU?
UĞURCAN Çakır'ın kritik anlarda göstereceği performans, Galatasaray'ın savunma güvenliği açısından büyük önem taşıyabilir. Fenerbahçe cephesinde de kalecinin refleksleri ve savunmanın uyumu belirleyici olacak. Ederson'un adı üzerinden yapılacak değerlendirmede ise ilgili maçın kadro durumu ve kalecilik rolü mutlaka netleştirilmeli. Osimhen gibi bir golcüyü 90 dakika boyunca etkisiz tutmak kolay değil. Ancak Fenerbahçe savunması doğru mesafeleri korur, ceza sahasında gereksiz boşluk bırakmaz ve ikili mücadelelerde ayakta kalırsa Galatasaray'ın işini zorlaştırabilir. Öte yandan sarı-lacivertlilerin erken bulacağı bir gol, bütün maçın senaryosunu değiştirebilir. O andan itibaren Galatasaray risk almak, Fenerbahçe ise boş alanları değerlendirmek zorunda kalacaktır.

İSİMLER KAZANMAZ
DERBİYİ yalnızca isimler kazanmaz. Bazen bir teknik direktörün doğru hamlesi, bazen bir oyuncunun kritik müdahalesi, bazen de tribünlerin yarattığı baskıya rağmen soğukkanlı kalabilmek sonucu belirler. Okan Buruk'un takımından beklenen, ev sahibi avantajını baskıya dönüştürmek ama bu baskının altında ezilmemek. F.Bahçe'nin yapması gereken ise atmosferi susturacak kadar cesur, rakibin hücumlarını karşılayacak kadar disiplinli olmak. Erken gol, kırmızı kart veya duran toptan gelecek bir vuruş bütün hesapları değiştirebilir. Kağıt üzerinde Galatasaray'ı bir adım önde görmek mümkün. RAMS Park faktörü, Osimhen'in hücum tehdidi ve oyunu rakip sahaya yıkma potansiyeli sarı-kırmızılıları avantajlı kılıyor. Bu nedenle 2-0 veya 2-1'lik Galatasaray galibiyeti, maçın olası senaryolarından biri. Ancak Fenerbahçe'nin fiziksel direnci ve hızlı hücumları, bu tahmini kolayca boşa çıkarabilir.

AZİZ YILDIRIM ÇOK SERT GİTTİ!
Aziz Yıldırım, cumartesi günü çok sert ifadeler kullandı. Aslında bir derbi öncesinde Kante ve Guendouzi için "Kim alır ki?" anlamına gelen sözler söylemesi, İsmail Kartal konusunda ise "Siz istediniz, ben getirmedim" demesi oldukça şaşırtıcıydı. Dursun Özbek ise daha sakin ve sessiz bir süreç geçirdi. Özbek'in 1,5 milyon Euro'luk primi açıklayacağı biliniyor. Şimdilik kamuoyuna yansıyan en net bilgi bu. Başkanlar cephesinden baktığımızda, ortaya çıkan tablo sanki Galatasaray'dan yana. Bir tarafta sert açıklamalarla gündem yaratan Aziz Yıldırım, diğer tarafta sessizliğini koruyan Dursun Özbek var. 2 başkanın duruşunu karşılaştırdığımızda, psikolojik üstünlük Galatasaray tarafında gibi görünüyor.


İŞTE KAZANMANIN FORMÜLÜ!
Bu maçta kimseye geçmiş başarılar, büyük isimler veya tribünlerin sesi tek başına galibiyet getirmeyecek. Sahada doğru karar veren, baskıyı yöneten, mücadeleden kaçmayan ve fırsatını değerlendiren kazanacak. Galatasaray için mesele, evindeki avantajı sonuca dönüştürmek. Fenerbahçe için mesele, o avantajı rakibinin elinden almak. Çünkü derbilerde bazen bir gol, bazen bir kurtarış, bazen de tek bir hata bütün sezonun hikâyesini değiştirir. RAMS Park'ta düdük çaldığında formalar konuşmayacak; karakter konuşacak. Kazanan 3 puanı alacak, ama asıl kazanç psikolojik üstünlük olacak. Kaybeden ise yalnızca bir maçı değil, haftalarca sürecek tartışmaların yükünü de omuzlayacak.


Sergen Yalçın’a fırsat Milli Takım’a destek!

Sergen Yalçın'ın A Milli Takım'ın başına geçmesi, hiç şüphesiz sürpriz bir gelişme. Türk futbolunun önemli isimlerinden biri olan Sergen Yalçın, futbolculuk kariyeriyle zaten bir efsane. Onun oyunculuğu konusunda kimsenin şüphesi yok. Teknik direktörlük kariyerinde ise inişler ve çıkışlar yaşadı. Ancak Beşiktaş'ı şampiyonluğa taşıyarak önemli bir başarıya imza attı. Yeri geldi yorumcu oldu. Şimdi önünde kariyerinin en önemli fırsatlarından biri var: A Milli Takım. Bu görev, Yalçın açısından herkese nasip olmayacak kadar büyük bir imkân. Milli Takım'ın başında olmak, yalnızca bir teknik direktörlük görevi değil; aynı zamanda milyonların beklentisini, umudunu ve heyecanını omuzlarında taşımak demek. Ben Yalçın'ın bu fırsatı iyi değerlendireceğini düşünüyorum. Elbette önünde kolay bir süreç yok. Uluslar Ligi ve Avrupa Şampiyonası elemeleri gibi önemli sınavlar var. Bu süreçte doğru oyuncu tercihleri, iyi bir oyun planı ve güçlü bir takım ruhu belirleyici olacak. Ancak bütün bunların yanında çok önemli bir konu daha var: Teknik ekip. Sergen Yalçın'ın sağlam, tecrübeli ve birbirini tamamlayan bir teknik kadro kurması gerekiyor. Milli Takım tecrübesi olan, büyük turnuvaların atmosferini bilen ve futbolcularla doğru iletişim kurabilecek isimlerle ekibini güçlendirmeli. Çünkü Milli Takım yönetmek, kulüp takımı yönetmekten farklıdır. Burada zaman kısıtlıdır, hata payı azdır ve beklenti büyüktür. Dolayısıyla doğru bir teknik yapılanma, başarı yolunda önemli bir avantaj sağlayacaktır. Yalçın yerli bir teknik adam. Türk futbolunu, oyuncularımızı ve futbolumuzun dinamiklerini yakından tanıyor. Bu da elindeki önemli avantajlardan biri. Şimdi mesele, bu birikimi doğru bir planlamayla sahaya yansıtabilmek. Milli Takım'ın başarısı hepimiz için çok değerli. Söz konusu Ay-Yıldızlı forma olduğunda kulüp rekabetlerini, kişisel tercihleri ve geçmiş tartışmaları bir kenara bırakabilmeliyiz. Elbette herkesin farklı düşüncesi olabilir. Ancak ortak hedefimiz değişmemeli: Türkiye'nin başarılı olması. Sergen Yalçın'ın başarısı, yalnızca kendi kariyerine yazılacak bir başarı olmayacak. Aynı zamanda hepimizin ortak sevinci olacak. O halde şimdi ayrışma değil, destek zamanı. Eleştiriyi de değerlendirmeyi de zamanı geldiğinde yaparız. Şimdi Ay-Yıldızlı formanın etrafında kenetlenme zamanı. Önümüzde Belçika ve Fransa maçları var.. Yolun açık olsun Türkiye!

Oh ile başlamalıydı

Trabzon deplasmanında alınan mağlubiyet, Beşiktaş için yalnızca kaybedilmiş üç puandan ibaret değildi. Bu karşılaşma, oyun planında Orkun Kökçü'nün ne kadar önemli olduğunu da gösterdi. Çünkü bazı oyuncuların eksikliği sadece kadroda hissedilmez; takımın oyununda, temposunda ve sahadaki karakterinde kendini gösterir. Beşiktaş orta sahası topa sahip olsa bile oyuna hükmedemedi. Paslar vardı ama yön yoktu, mücadele vardı ama organizasyon eksikti. Takım, oyunun temposunu belirlemekte zorlandı; hücumla savunma arasındaki bağlantı zayıfladı. Topun bir bölgeden diğerine taşınması, oyunun yönünün değiştirilmesi ve hücum oyuncularının doğru zamanda topla buluşturulması konusunda sıkıntılar yaşandı. Orkun, yalnızca pas dağıtan bir orta saha oyuncusu değil. Oyunu okuyan, gerektiğinde tempoyu yükselten, gerektiğinde topu ayağında tutarak takımını rahatlatan bir futbolcu. Baskı altında sorumluluk alması, oyunun yönünü değiştirmesi ve hücum hattını beslemesi onu, Beşiktaş için özel bir oyuncu hâline getiriyor. Üstelik kaptanlık sorumluluğu da bu rolü daha anlamlı kılıyor. Miretti'nin teknik kapasitesi ve bireysel yetenekleri elbette tartışılmaz. Ancak Orkun'un oyun zekâsını, tempo kontrolünü ve liderlik özelliklerini aynı şekilde sahaya yansıtmak kolay değil. Mesele bir oyuncunun diğerinden daha yetenekli olup olmaması da değil. Mesele, takımın ihtiyaç duyduğu rolü kimin ne ölçüde karşılayabildiği. Beşiktaş gibi şampiyonluk hedefleyen bir takımın, böylesine zorlu bir deplasmanda bulduğu fırsatları daha iyi değerlendirmesi gerekiyordu. Ayrıca Vlahovic rahatsızdı, güçsüzdü. Avrupa'da onun yerine oynayan Oh, iki gol attı ve çok iyiydi. Bu karşılaşmada da Vlahovic'in yerine Oh ilk 11'de olmalıydı. Sezonun ilk sekiz haftasında gelen üç mağlubiyet, elbette şampiyonluk iddiasındaki bir takım için üzerinde durulması gereken bir tablo. Ancak sezonun bu aşamasında her şeyin bittiğini söylemek de doğru değil. Sonuç olarak Beşiktaş, Trabzon'da yalnızca 3 puan kaybetmedi; Orkun'un değerini bir kez daha gördü.

90 dakikanın gölgesinde iki akıl: Reis mi, İtaliano mu?

Biri kısa sürede fırtına estiriyor, diğeri bir futbol kimliği inşa ediyor. Trabzonspor–Beşiktaş mücadelesinde sahadaki savaş kadar kulübede yaşanacak taktik düello da belirleyici olacak. Futbol bazen 90 dakikadır, bazen de o 90 dakikayı nasıl oynatacağınızı bilen bir aklın eser-i dir. Trabzonspor ile Beşiktaş karşı karşıya geldiğinde gözler doğal olarak yıldızlara, tribünlerin ateşine ve skor tabelasına çevrilecek. Oysa bu maçın perde arkasında çok daha önemli bir mücadele var: Thomas Reis ile Vincenzo Italiano'nun satranç tahtası. Şimdi iki isme bakalım.. Reis, kısa sürede sonuç almanın formülünü bulmuş görünüyor. İlk 3 resmi maçta 3 galibiyet, 11 gol ve kalesinde 2 gol… Bu, sıradan bir başlangıç değil. Bu, bir teknik direktörün fikirlerini sahaya hızla aktarabildiğinin güçlü bir işareti.

REİS KARMAŞAYI HİÇ SEVMİYOR
Yüksek tempo, önde baskı, hızlı geçişler ve ne yaptığını bilen oyuncular… Reis'in futbolunda karmaşaya yer yok. Top kazanıldığında düşünmek için fazla zaman harcanmıyor; rakip yerleşmeden hücum başlıyor. Üstelik ilk yarılarda maçı koparma eğilimi, rakipleri daha oyunun başında zor bir tercihle karşı karşıya bırakıyor: Öne çıkıp risk mi alacaksınız, yoksa geride kalıp baskıyı mı bekleyeceksiniz? İşin çarpıcı tarafı şu: Reis, eksiklerin arkasına saklanmak yerine elindeki oyunculardan daha fazlasını almayı başarıyor. Bazen teknik direktörlük tam da budur. Yeni yıldızlar istemeden önce mevcut oyuncuların içindeki potansiyeli ortaya çıkarmak.

SADECE TAKTİK YETMEYECEK
Italiano'nun hikâyesi daha farklı. Yalnızca kazanmaya değil, takımına futbol dili öğretmeye çalışıyor. Baskının zamanını, hücumun yönünü, oyuncuların birbirine olan mesafesini ve topun nerede kazanılacağını belirleyen bir düzen kuruyor. Onun futbolunda tesadüften çok organizasyon, bireysel parlamadan çok kolektif hareket öne çıkıyor. Ancak futbolun acımasız bir gerçeği var: İyi bir sistem kurmak yetmez; o sistemi en zor anlarda ayakta tutabilmek gerekir. 2. yarılarda yaşanan tempo kayıpları, eksik oyuncuların yaratıcılığa etkisi ve rakibin baskısı altında doğru karar verebilmek… Italiano'nun cevaplaması gereken sorular bunlar. Çünkü Trabzon deplasmanı, yalnızca taktik tahtasında kazanılmaz. Burası, rakibin planını bozabilecek bir atmosferin, yükselen tribün sesinin ve her ikili mücadelenin başka bir anlam kazandığı bir futbol sahnesinin adresidir.

AYAKTA KALMAK ŞART
Burada sabır da sınanır, cesaret de. Reis, erken baskıyla rakibini çözmek isteyecek. Italiano ise baskıyı aşarak oyunun kontrolünü eline almaya çalışacak. Biri rakibin dengesini bozmayı, diğeri kendi düzenini korumayı hedefleyecek. Maçın kırılma noktası belki de tam burada ortaya çıkacak: İlk darbeyi kim vuracak, o darbeden sonra kim ayakta kalacak? Üstelik mesele yalnızca 4-2-3-1'in karşısına 4-3-3'ü koymak değil. Mesele, rakibin güçlü yanını etkisizleştirirken kendi silahını ne kadar doğru kullanabildiğiniz. Bazen bir teknik direktörün kalitesi, takımına ne oynattığından çok, işler ters gittiğinde ne yaptığında anlaşılır. Reis'in kısa sürede yakaladığı ivme etkileyici. Italiano'nun oyun kimliği oluşturma çabası da dikkate değer. Fakat büyük maçlar, geçmişte yazılan başarı hikâyelerine fazla değer vermez. O gün sahada ne ürettiğinize, rakibin hamlesine nasıl cevap verdiğinize ve baskı altında ne kadar doğru kaldığınıza bakar. Son sözü elbette futbolcular söyleyecek. Ama o sözün hangi cümlelerle kurulacağını iki teknik adam belirleyecek. Bir tarafta kısa sürede sonuç üretmenin heyecanı, diğer tarafta sistemin gücüne duyulan güven… Ve 90 dakikanın sonunda geriye tek bir soru kalacak: Kazanan, oyunu daha iyi oynayan mı olacak, yoksa rakibinin oyununu daha iyi bozan mı? Çünkü bu maçta yalnızca üç puan değil, iki farklı futbol aklının iddiası da sahaya çıkacak. Ve bazen futbolun en büyük savaşı, topun olduğu yerde değil, topun bir sonraki durağını önceden görebilen zihinlerde yaşanır.